in

Kadın Hakları Ve Cinsellik NediR?

Kadın Hakları Ve Cinsellik NediR?

KADIN HAKLARI
Kadının toplum içindeki rolü XX. yüzyıl­da, özellikle ikinci Dünya Savaşından bu yana büyük ölçüde önem kazanmış­tır. Cinsellik konusundaki düşünceler de değişmiştir. Kendi gereksinmelerini kar­şılamak ya da aile geçimine katkıda bulunmak amacıyle çalışmak zorunda kalan kadınların sayısı oldukça yüksek­tir. Bu kadınlar belli bir öğrenim gördükten ya da meslek eğitiminden geçtikten sonra meslek hayatına atılır­lar. Anne olmak isteyen çalışan kadınlar yeni sorunlara göğüs germek zorunda­dırlar. Çalışan kadınların doğumdan sonra da çalışmaya devam edebilmeleri için çocuklarını kreşlere, daha sonra da ana okullarına bırakmaları gerekir.

An­cak bugün ülkemizde bu gibi çocuk bakım kurumlarının sayısı sınırlıdır ve gereksinmeye cevap vermekten uzaktır. Bu sorun sadece büyük kentlerde, bir ölçüde çözüme bağlanabilmiştir. Günü­müzde, çocukları bebeklikten başlaya­rak bir arada yetiştirmenin yararları ve sakıncaları üzerinde psikologlar çok farklı görüşler savunmaktadırlar. Günü­müzün kadını iki olanaktan birini seçmeye zorlanmaktadır. Yani kadın analık işleviyle toplumsal ve mesleki işlevleri arasında seçim yapmak zorun­da kalmaktadır. Bu seçim kadının cinsel davranışında kaçınılmaz bir değişikliğe yol açmaktadır.

Gerçekten de kadının davranışı ekonomik açıdan kocasına bağlı oluşuna ya da çalışma gücünün kendisini kocasıyle eşit duruma getirişi­ne göre değişik olmaktadır. Evliliğin bir kurum olarak bunalımlı bir devre geçirdiği öne sürülmektedir. Bu bunalımın gerçeği yansıtıp yansıtmadığı toplumbilimciler, antropologlar, psiko­loglar, filozoflar ve din adamları tara­fından tartışılmakta ve bu tartışmalar olağanüstü bir ilgi uyandırmaktadır. Sanayileşmiş ülkelerde ataerkil aile düzeni yavaş yavaş ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Artık aile baba, anne ve reşit olamayan çocuklarla sınırlanmış­tır. Bu aile tipi özellikle’ kalabalık kentlerde, güç koşullar altında varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Buna karşılık küçük kentlerde ve daha az nüfuslu yerleşme merkezlerinde geleneksel aile tipleri tamamen ortadan kalkmamıştır.

Büyük anne ve büyük babalar, hatta ba­zen bir amca, bir hala ya da bir yeğen ailenin içinde yer almaktadır. Ancak aile ocağının bu yapısını daha ne kadar zaman koruyabileceği sorusuna cevap vermek kolay değildir. Çalışma hayatı­nın gereği olarak bireyler, hatta bazen aileler bir bölgeden başka bir bölgeye ya da ülkeden ülkeye göç etmek zorun­da kalmaktadırlar. Bu durum toplumsal ilişkilerin niteliğini kökünden değiştir­mektedir. Yerinden yurdundan ayrılarak kendilerine yabancı bir ortama yerleşen erkek, kadın ve çocuklar geldikleri böl­genin yaşam biçimine, alışkanlıklarına uymak zorundadırlar. Bu göç olayı psi­kologları ve toplumbilimcileri ailenin geleceği konusunda iyimserliğe yönelt­mektedir. Gerçekten de psikologlar ve toplumbilimciler ailenin çağdaş dünya­nın dengesini kaybetmeyen tek kurumu olduğunu öne sürerek evlilik kurumu­nun da geçerliliğini sürdürmeye devam edeceğini savunmaktadırlar. Margaret Mead gibi bazı antropologlar pek uzak olmayan bir gelecekte ailesel işlevin üreme ve çocuk yetiştirme konu­larında özel olarak yetiştirilmiş çiftlere bırakılabileceğini ve bu çiftlerin de top­lumdan sağlam bir destek görebileceği­ni öne sürmektedirler. Bu durumda geri kalan erkekler ve kadınlar ise çocuk ye­tiştirme derdi olmaksızın tek başlarına, çiftler ya da daha büyük gruplar halinde dilediklerince yaşamakta serbest olacaklardır.

Ayrıca, arı kovanlarında ya da karınca yuvalarında olduğu gibi, kollek-tif yaşama yararlı başka alanlarda uzmanlaşacaklardır. Aldous Huxley de Yeni Dünya adlı kitabında benzer bir görüşü savunmuştur. Siyasal güç aile kurmaya en elverişli eşleri seçmede hangi ölçütlerden yarar­lanacaktır? Geleceğin toplumu hiç bir duygusal bağa dayanmayan bu serbest birleşme biçimini benimseyecek midir?-Bu soruları cevaplandırmak kuşkusuz kolay değildir.Cinsiyet adıyle yayınladıkları bir kitapta, Ford ve Beach adlı cinselbilim uzmanları yüz doksan insan toplumunun cinsel davranışını bazı hayvan türleriyle karşılaştırmalar yapa­rak, incelemişler ve şu sonuca varmış­lardır: Çocukluklarında kusurlu bir eği­tim görmüş olan kişiler cinsel ilişkiler­den en yüksek ölçüde zevk alabilmek için, yetişkin çağa geldikleri zaman ana oluşum süreçlerini hızla yaşamak zo­rundadırlar. Bu ise, her iki cinsten yeni yetişkin gençler için son derece güç olabilir.

Hele bu gençler türlü cinsel yasaklar içinde çalkalanan bir toplumda yetişmişlerse durum daha da zorlaşır. Ford ve Beach görüşlerine şöyle devam etmektedirler:
“Çocukluğu ya da yeniyetmeliği sırasın­da cinsel organlarla oynamanın kötü olduğu, hele başka birinin cinsel organı­na dokunmanın çok ayıp olduğu ve heteroseksüel ilişkilerin (kadın ve erkek arasındaki normal cinsel ilişkiler) suç olduğu yolunda koşullandırılan erkek ve kadınlar, zifaf gecesi bu düşüncelerden bir anda s’ıynlmak zorunda kalacaklar­dır. Böyle ani bir değişikliğin gerçekleş­mesi son derece güçtür. Hele koşullan­dırma çok iyi gerçekleştirilmişse, bu önyargılardan sıyrılmak için uzun za­man gerekecek ve belki de izleri hiç silinmeyecektir.

Bir kısım uzmanlara göre, bazı cinsel eğitim kavramlarının edinilmesi, iki eşe de evlilik ilişkilerini uyumlu bir biçimde düzenleme olanağı sağlayacaktır. Dickinson evlilik öncesinde kendilerine cinsel ilişkiler konusunda bilgi verilmiş kadınlarla, böyle bir hazırlıktan geçiril­memiş kadınların durumları arasında karşılaştırmalar yapmıştır. Elde ettiği sonuçlar, bilgi verilmiş olan her on beş kadından on ikisinin birleşme sırasında cinsel doyuma ulaştığı halde, bilgisiz bırakılmış olan kadınlardan ancak onu­nun bu noktaya erişebildiğini göstermiş­tir.

Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

Loading…

0

Comments

0 comments

Cinsel İçgüdü Ve Toplumsal Kuralları NelerdiR?

Cinsellik Bilgileri Ve Cinsel Eğitim NediR?